16 Eylül 2014 Salı

Çıtır Çıtır Ispanaklı Peynirli Börek


Bir kabusta sanırsın kendini. Hani gideceğin yere yürürsün, koşarsın da iki adım ilerleyemezsin, varamazsın bir türlü. Soluğun kesilir, ağlarsın. Öyle berbat günlerden birinde yapmıştım bu böreği. Geceden tembihlemişti Ayşesu, poğaça istemişti. Bense poğaça yapmaya üşenip börek işine girişmiştim. Hamurla oynamak, hamur açmak bana iyi geliyor biliyor musunuz? Yine iyi geleceğiniz hissetmiş olmalıyım ki kendimi hamur açarken bulmuştum. Dört su bardağı una bir yemek kaşığı sirke ve göz kararı tuz, su ekleyerek mantı hamuru kıvamında kulak memesinden biraz sertçe bir hamur yoğurmuştum.



Çıtır çıtır olsun istediydim, biraz da katlı. Hamuru dört eşit bezeye böldüm, her bir pazıyı oklava ile hafifçe unlayarak birer milimetre kalınlığında açtım. 125 gr tereyağını erittim, açtığım hamurların  her yerine fırça ile sürdüm. Sonra her bir hamuru rulo yaparak kendi çevresinde çevirerek sarmal yaptım; hep içime dönmek için belki, çıkamadığım aydınlıklara özlemimden belki de...

Sarmal hamurlarımı buzdolabına koyup yarım saat beklettim.




Bu arada yemeklik doğradığım kuru soğanları sararttım az zeytinyağında. Doğranmış ıspanak, beyaz peynir, az tuz, pul biberle iç hazırladım.


Buzdolabından çıkardığım ilk hamuru yağladığım fırına dayanıklı cam kabımın boyutlarında  (hafif unlayarak) açıp yerleştirdim, üzerini yeniden yağladım. İkinci hamurumu da aynı şekilde açıp üzerine yerleştirdim. Ispanaklı içimi eşit şekilde dağıttıktan sonra kalan iki hamuru da açarak, böreğimi tamamladım.

Güzelce dilimlediğim böreğin üzerine yine erimiş tereyağı sürdüm. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında pişirdim.




Güneşsiz sağanaklarda geçen onca gün, tarumar, dermansız, anlamsız, yitik, taa diplerde, göğsüne tünemiş kara kedilerle geçen ağır günler; kimselerin ellerinden tutmasını istemediğin, bulunduğun yerde kalmak istediğin o yaralı günler şimdilik uzaklarda kaldı çok şükür. Sabahın erken saatlerinde TRT radyosunda çalan türkülerin, dedemin içtiği sıcak çayın verdiği dinginliğe benzer bir şey var şimdilerde havada. Ellerimde dost elleri, her sabah...

Bin şükür...




11 Eylül 2014 Perşembe

Günfer Ablama...




dostum, arkadaşım, ablam, sırdaşım, annem...

Günfer ablama...


Ama beni ehlileştirirsen, birbirimize bağlanırız, benim sana, senin de bana ihtiyacın olur. Ben senin için dünyada eşsiz ve tek olurum, sen de benim için dünyada eşsiz ve tek olursun. 

- Analamaya başlıyorum, dedi Küçük Prens. Bir çiçek var... O beni ehlileştirdi, sanıyorum.


- Mümkün. Dünyada her şey olur.

17 Haziran 2014 Salı

Asma Yaprağı Konservesi


Mühim bir kış hazırlığıdır bizim evde yaprak saklama. Çünkü evde  yaprak sarma aşığı küçük hanım var. Yazdan kışa saklama geleneğimizin önemli bir ögesi. Eskiler tuzla salamura yöntemini kullanmışlar çoğunlukla. Ama modern zamanların gelenekçi kadınları tuzlamadan saklama yöntemini bularak vakitten ve lezzetten kazanmayı bilmişler. Dondurucuda saklamak da pratik bir yöntem ya dondurucudaki muhtemel yer darlığı ve çıkarınca suda bekletme ihtiyacı ( suda bekletmeden açayım derseniz güzelim yapraklarınız un ufak oluveriyor) bu yöntemin eksileri.

Bana sorarsanız yediğim en lezzetli asma yaprağı Güdül ve Ayaş bölgesinin yaprakları, en iyi saklama yöntemi de konservedir. Mevsimi geldiğinde sabahın erken saatlerinde gidip bağından toplamak ayrı zevk, ekşisi, lezzeti tam ayarında yaprakları kışın aynı güzellikte tüketebilmek ayrı. Bir de yaprağımızı ne vakit alalım derseniz fiyatı pahalı gelebilir ancak ilk çıkan yapraklar daha taze, damarsız ve ufaktır. Benim tercihim bu yöndedir.

Konserve yapmak için asma yapraklarını çabucak, hele  ki poşette falan bekletmeden kullanmak önemli.  Bir gece bekleyecekse beze sarılı olarak durdurmalı. Geceden uzun sapları koparıp demetlerseniz sabaha işiniz kolaylayacaktır. Derin bir tencerede suyu kaynatın. Temiz ve kuru cam kavanozlarınız yanınızda olsun, ellerinizde de eldiven. Sekizer onar demetlediğiniz yaprağı kaynar suya bırakın, rengi döner dönmez delikli bir kepçe ile ters çevirin. Diğer tarafı da rengini altın sarısına çevirdi mi hemen alın sudan. Hemen önce iki yanlarından ortaya, sonra da ucunu ortaya doğru kaplayıp, bütün gücünüzle bastırıp suyunu sıkın, kavanozun dibine yerleştirin. Böylece kavanozu doldurun, her sırada kuvvetlice bastırarak fazla sularını boşaltın ve kavanozu sıkı sıkıya doldurun. ( Mümkünse yanınızda güçlü, adeleli bir erkek bulundurun, ciddi kol ağrısı yapabilir dikkat. ) Yeni, hiç kullanılmamış  konserve kapaklarınız da başka bir kapta kaynıyordu bu arada. Kaynar sudan dikkatlice aldığınız kapağı bir bezle tutarak kavanozun ağzına yerleştirin ve sıkıca kapatın. Temiz bir bez üzerine ters çevirip kapatın ve hiç kımıldatmayın kavanozunuzu. Bütün yapraklar bitene kadar bu işlemi yapın. Kavanozlar bir gece beklesin ve ertesi sabah kapaklarını kontrol edin. Tutmayan, hava alan var mı diye yoklayın. Serin ve ışık almayan bir yerde kışı bekleyebilir artık yapraklarınız.

Bu biraz zorlu olduğu kadar riskli de bir yöntem. Daha kolay yolunu bu yıl ilk kez denedim. Yaprakları demetleyip kavanozlara dizdim kapaklarını kaynar sudan geçirerek sıkıca kapattığım kavanozları  yarıya kadar su dolu tencerede önce kapağı altta kalacak şekilde yapraklar sararana kadar, sonra da ters çevirerek kalan yapraklar da sararana kadar kaynattım. Yine aynı şekilde ter çevirip bir gece beklettim ve serin karanlık köşesine bıraktım.

Bu ikinci yöntem bana daha zahmetsiz geldiyse de ilk kez yaptığım için sonucu merakla beklemekteyim. İki hafta oldu, kavanozlarda bir sorun görünmüyor ama sanırım kışın tadına baktığımızda fikrimi söylemem daha yerinde olacaktır.

Sarma dolma için önemli ipuçları, birbirinden nefis sarma ve dolma tariflerim için de tıklayınız lütfen.

sağlıcakla...


9 Haziran 2014 Pazartesi

takribi



Gelen telefon bi kahve içsek diyor, sana uğrayacağım. Gel diyorsun ya; ev dağınık, sabah beri dışardasın, yeni gelmişsin. Olsun varsın, bi kek çırpıverirsin çikolatalısından, boş kalmasın kahvemiz. Dört yumurtaya bir buçuk su bardağı toz şeker ekleyip iyice çırptın, oda ısısında tereyağ ekledin yüz elli gram kadar vardır herhal, onu da çırptın, toz kakao eledin üç yemek kaşığı civarı, bir buçuk su bardağı da un eledin, bir buçuk paket kabartma tozru ile birlikte. Kekin kıvamı cıvık değil ama katı da değil, ne kadar yumuşak, kekin de o kadar yumuşak. Bitter kuvertür doğrayıp ekledin dilediğin kadar, boşalttın tabanını yağladığın borcama. Böğürtlen serpiştirdin üstüne de, attın fırına. Sohbet, kahve, kek, çay da ekledin. Böyle geçti bir öğleden sonra da.

Kitabın bekliyor oysa. Kekin kitabına da eşlik etsin istiyorsun yani. Hava güzel, kuşlar cıvıldaşırken. Tezer Özlü genç yaşında muhteşem satırlar dizmiş, unutulmaz, dolu, ama dağınık, ama gidiş gelişlerle yüklü. Ziyanı yok dağınıklığı güzelleştiriyor daha da. Hem yaşama tutkulu, hem ölümü kanıksamış. Benim henüz yapamadığım. Diyor ki mesela:

'' Daha güzel yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı'nda. Turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde. Trafik tıkanıklığından yürümeyen arabalar, egzoz kokusu, alana yayılan sidik kokusu, gözlerimiz, duygularımız önünde açılan bu kara kalabalıktan başka yerde, daha başka biçimde bir güzel yaşam yok. Güzel yaşamın sınırları, ölen, gömülen arkadaşlarımızın yaşadığı kadar. ''


4 Haziran 2014 Çarşamba

Karadutlu Tart



Tabanı şuradan, ara kreması şuradan,  karadutlu, albenili, seksi, ateşli bir tat bu! İkircikli bi şey !


LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin