balık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Aralık 2014 Cumartesi
Veggetti Kabak ve Soya Soslu Somon Balığı
Duyduk ki Amerika'da veggetti isminde bir mutfak aleti çıkmış; vejetaryenler ve de karbonhidratsiz beslenme düzeni uygulayanlar baş tacı etmişler. Kabak, havuç, salatalık gibi uzun boylu sebzeleri spagetti gibi şekillendiriyor, sonra bu şekilli sebzelerle güzel görünüşlü salatalar, soteler, köfteler hatta makarnalar yapıyorlarmış. Evet kabak adeta bir spagetti oluyor, makarna niyetine yiyip kilo verme sürecinde sofralarını renklendiriyor, çeşitlendiriyorlar insanlar. Hatta spagettiye dönüşmüş makarna ile noodle bile yapılıyor.
Eee diyeceksiniz? Eesi uzaklarda da olsa beni düşünen, kalbinde yer açmış dostlar edindim ben. Blogum sayesinde dünyanın dört bir köşesinden güzel arkadaşlarım var, yüz yüze görüşmesek bile her gün görüştüğüm, kalplerimizin yakınlığını bildiğim. Aslı bu sağlam dostlardan! Bu aletin bende de olması gerektiğini düşünüp, ne yapmış ne etmiş ve ulaştırmış bir şekilde. Bakmayın Aslı'nın blogda sıkça yazmadığına. Bakın bir öyküsü ile altKitap 2013 Öykü Ödülleri'nde seçkiye girmiş bir öyküsü var, okuyun mutlaka: ''Parmağın Akıbeti''.
Veggetti'm ile fotoğrafladığım ilk uygulamam bugün karşınızda. Somonun yanına kabak yakıştırdım. Somonu şuradaki haliyle pişirdim, deneyin çok beğeneceksiniz. Veggetti ile şekillendirdiğim kabakları orta ateşte ısınmış tavaya zeytinyağından sonra bıraktım. Bir kaç diş sarımsak, biraz kapari ve Dijon hardalını da kabaklarla birlikte. Ocağın altını çokça açıp tuz, karabiber serptim. Sadece iki üç dakka hızlıca soteleyip en son limon sıktım, ince kıyılmış maydonozla lezzeti ve görüntüyü tamamlayıp, somonların üzerine, yanlarına konduruverdim. Valla lezzetli mi lezzettli, hoş görünümlü birer tabak çıktı sofradaki herkese.
Ve tabii sevgili Aslı aklımdan çıkmadan, teşekkür ederim can...
24 Mart 2014 Pazartesi
Çabuk Tarafından
Hala bitiremedi, bir saat on dakikadır balkonda. Mutfak penceremden görüyorum; haftanın iki, bazen üç günü yan binanın balkonunda bütün giysilerin tozunu, tüyünü temizliyor sarışın kadın, bıkıp usanmadan. Görmekten ben usanıyorum, o usanmıyor. Yaz kış farketmiyor, buz gibi soğukta, üzerinde bir tek hırkayla iki saat geçirdiğini gördüm o balkonda. İç çamaşırlarından çoraplara, gömleklerden pantolonlara, eşofmanlara kadar ne varsa hepsinin kat yerlerini, ceplerini, dikişlerini kontrol ediyor. Yanında takım taklavatı: diş fırçası, iki boy elbise fırçası ve makas. Giysiyi ters çevirip uygun fırçayla dakikalarca fırçalıyor, varsa iplikler kesiyor, üfleyip çırpıyor. O çırptıkça, o üfledikçe benim içim daralıyor, nefes alamıyorum. Peki o pencereden bizim kedileri gördükçe ne düşünüyor bilmiyorum ya da bizim eve kapıdan girer mi? Eve girse her yerde kedi tüyü var sayıp temizlemek için günlerini harcar mı? Bir makina çamaşırı sermesi yarım saat, toplaması ise bir saat sürüyor desek abartmış olmayız. Çamaşırları sererken ve de toplarken her bir çamaşırı evire çevire en az altışar kere çırpıyor. O çırptıkça ben daralıyorum, görmemeye çalışıyorum, harcadığı zamana üzülüyorum. Gerçi çamaşır serme, toplama, çırpma ve balkon yıkamanın dışında pek görmüyorum.- Balkon yıkarken hortumla yarım saat boyunca akıttığı suya içim nasıl gidiyor, nasıl sinirleniyorum bilemezsiniz.- Muhtemelen günün geri kalan zamanında da çamaşır katlıyor, yerleştiriyor, yemek yapıyor...
Boşa harcadığı bu kadar zamanda yapılabilecek daha anlamlı, daha mutluluk verici bi dolu şey varken, kıl tüy temizlemekte ısrar etmesinin sebebini bilmiyorum. Buna verse verse psikologlar yanıt verebilir. Tamam mantıydı, börekti, sarmaydı uğraşırım, seve seve yaparım, bütün günümü verebilirim nefis bir yuvalama için ama, kıl tüy temizlemek için ı-ıh ! Komşumu böyle görünce öğlen öğünümü çabuklaştırıp kitabıma bir an önce geri dönmek ya da güzel bir film izlemek gibi hisler uyanıyor içimde.
O çabuklaştırılmış öğünüm de şöyle olabiliyor mesela; sarımsak, kekik ve kuru domatesle aromalandırdığım zeytinyağından fırçayla sürüyorum ekşi mayalı ekmeğime, tost makinasında ısıtıyorum birazcık. Kıvamlı ev yoğurduma az sarımsak dövüyorum, biraz da mayonez ekliyorum, kıydığım taze semizotunu katıp karıştırıyorum, ekmeğimin üzerine sürüyorum. Onun üzerine de canım ne isterse: konserve ton balığı parçaları, zeytin, kapari, domates, kırmızı soğan dilimleri, az dereotu, az da yeşil soğan serpiştirdim mi on dakikada hazır işte. Yok arkadaş ev işlerini Marslılar yapsın.
17 Mart 2014 Pazartesi
Taze Otlu Fırın Çupra
Tek yapman gereken taze kekik, maydonoz ve dereotunu kıyıp temizlenmiş, üzerine de çok derin olmayan bir kesi atılmış balığın içine doldurmak sevgili okur. Sonra balığa biraz zeytinyağı, biraz deniz tuzu, karabiber. Birkaç limon dilimi de ekleyip, yağlı kağıt serdiğiniz ızgaranın üzerinde fırınlamak. Fırının üst rafında, ızgara ayarında 180-200 derece yeterli. Salatasında benim pek de sevemediğim alabaş var (blogger sevmese de kullanır), hani bizim turbun daha bi light hali, yeşilinden lolorosso, incecik elma dilimleri, kuzu kulağı, dereotu. Sosu yine zeytinyağlı, limonlu. Nasıl? İştah açıcı değil mi?
10 Mart 2014 Pazartesi
İstavrit Pilaki
Balık sezonu açıldı mı ilk iş çıtır çıtır istavrit tava yemeli! Sezon açılalı haftalar olmuş, hatta kış bitmiş ya yüzüme vurmayın. Bu kayıt tembel blog sahibesinin tava değilse de gecikmeli pilaki tarifidir. Piyazlık doğranmış bolca kuru soğan biraz zeytinyağında, az ateşte sarartılır hafiften, yakmadan, karartmadan ama. Fırın kabına yayılır bir güzel, üzerine temizlenmiş yıkanmış istavritler dizilir yan yana, sıra sıra. Deniz tuzu ve taze çekilmiş karabiberle tatlandırılır. Yanına yöresine domates dilimleri, birkaç dilim limon, bir iki de defne yaprağı. Zeytinyağı da gezdirdi mi, doğru fırına! 200 derecede fırının ızgarası çalıştırılır, on beş bilemediniz yirmi dakkaya pişer. Yanına salatası, dileyene rakısı...
Afiyetler olsun, yarasın.
9 Aralık 2013 Pazartesi
"Kalbin, aklın tanımadığı gerekçeleri vardır.''
Bir kafedesiniz, başınızı kaldırdınız ki kimi göresiniz! “Kimi” kısmı size kalmış, buyrun yazıda anlatın.
der blog fırtınası dokuzuncu gün ödevim. Başımı kaldırdığımda görmek istediğim kişi bir roman kahramanı. Sıcak Külleri Kaldı'da sevip, ayrılırken üzüldüğüm, Erguvan Kapısı'nda bulunca sevindiğim o güçlü kadın: Ülkü Öztürk.
Onunla kahve içmek istiyorum Bozcaada'da denize karşı, püfür püfür. Saçları uzamış olsa yine, rüzgardan zaman zaman yüzünü kapatan saçlarını Arın'ın hediyesi tokayla toplasa, sohbet etsek, neşeli. Geçmişini ayrıntılarıyla bildiğim, hüznüne, acılarına ortaklık ettiğim, hatta ağladığım bir kadınla karşı karşıya olmanın şaşkınlığından kurtulamasam.
Aşk, devrim, inanç, yılgınlık, direniş, hasret, sürgün, evlat, anne, Umut, gitmek, vazgeçmek, özlemek, acı, dayanmak, işkence, cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçları, kaybetmek, kavuşmak, telefon başında beklemek ... Ah ne çok şey var onunla konuşmak istediğim!
Hep tehlikeli sularda gezilmiş ve geri çekilmeye niyet edilmemiş, gelecek planı kurulmamış, cesur sevişmeler, keder ve çaresizlik barındıran, doyasıya yaşanamamış bir aşktan kalanları konuşmak istiyorum. Yıllar da geçse baştan alınan, ilerlemeyen, bitirilememiş '' her ayrılıktan sonra küllendiği sanılan ve her defasında kendi küllerinden doğan''* Arın Murat ile aşklarını, yirmi beş yıl sonra karşılaşmanın ağırlığını anlatsa bana. Ve bu aşka eşlik eden mimozalar, papatyalar geçse gözlerimizden...
Sonra hayatına giren diğerleri: oğlu Umut, Ömer Ulaş, Derin, Theo ve diğerleri... Hepsinden biraz konuşsak. Sürgün yılları, yıkılan Berlin Duvarı, yıkılan heykeller, sorgusuz sualsiz inanılan sosyalizm, devrimci geçmiş, kuşağının çektiği acılar, ödenen ağır bedeller, çocuklarını yiyen ülkede anne olmak, kadın olmak, evlat acısı... Hepsi ağır gelecek biliyorum, yaralarını kanatamam yeniden. Bu yüzden sussak, ben sormasam; gözlerinde, ellerinde, duruşunda arasam cevaplarımı. "Kalbin, aklın tanımadığı gerekçeleri vardır.'' satırı düşmüş bir kere hatırıma...
Kahvemiz bittiğinde eve davet etsem. Kağıda koysam somonları, biraz deniz tuzu, biraz karabiberle. Yanına da verev doğranmış bir pırasa, bir de havuç, azıcık beyaz şarap döksem, azıcık da zeytinyağı gezdirsem. Kağıdı sıkıca sarıp koysam tepsiye, yanına brokoliler, üzerlerine zeytinyağı, tuz ve karabiber sadece. Fırın iki yüz derecede, on on beş dakikaya pişse hepsi, biz şaraplarımızı yudumlayıp masayı hazırlarken. Yemek uzun sürse, o unutulmaz filmin unutulmaz sahnesindeki müzik eşlik etse bize, içimde yankılansa şiiri:
kurtarmak için kayıp ruhunu şehrin
gizli, viran bir kapıdan giriyor
başında erguvan tacı
erguvan giyinmiş
yaraları erguvan
münkir bir keşişin gölgesinin ardından
kutsal bilgeliğe doğru yürüyor.
* sayfa 117
1 Aralık 2013 Pazar
Bir Varmış Bir Yokmuş
Bir varmış bir yokmuş...
Bu bir kılıç balığının değil somon balığının öyküsüymüş... Tatlı sularda başlayıp, tuzlu sularda devam eden mucizevi, esrarlı bir o kadar da zorlu bir yolculuğun...
Kilometrelerce yol katettikten sonra akıntıya karşı yüzerek doğdukları sulara geri dönen; yolculuk boyunca kirli sularla, büyük balıklarla, kuşlarla, ayılar ve diğer yabanıl hayvanlarla mücadele eden, engel tanımayan efsanevi bir maceranın masalıymış belki de onlarınki.
Bedenlerindeki uyum yeteneği ile, yön bulma yetenekleri ile şaşırtan pembe güzel balıklar... Tatlı suda doğan bedenleri nasıl oluyor da tuzlu suda yaşamaya, sonra yeniden tatlı suda yaşamaya evriliyor, nasıl oluyor da yolculuğunu tamamlayıp evine döndüğünde tam da hayata başladığı nehir çukurunu bulabiliyor henüz geçerli açıklamasını bulamamışız biz evrenin en güçlü hakimleri.
Ancak döndüğü yuvasında yumurtlayıp neslinin devamını sağlayan, döllenmeden sonra hayatı biten somonları umursamaz bir tavırla avlayan bizler neslini bitirme aşamasına kadar getirmeyi de iyi bilmişiz. Sonra aklımız başımıza gelmiş de ekonomik getirisi yüksek bu balığı yasalarla korumaya almış, çiftlikler kurarak yaşatmaya çaba göstermişiz.
Ve soruyorum kendime: bu denli zor bir yolculuğu göze alabilir miyim? Bu denli azimli ve kararlı olabildim mi hiç? Somon balığının öyküsü gelip bu noktada kilitleniyor bende. Siz nerelere varırsınız bilemem. Velhasıl veremediğim cevaplar içimdedir, benimdir, bana kalandır...
Bugün yazının başlangıç cümlesini ben belirlemedim değerli okuyucu. Son aylarda blog yazmadaki tutukluğumuz geçer mi, yazma disiplinimiz gelişir mi diye düşünen taşınanlar olmuş. #blogfırtınası demişler adına. Elimden geldiğince -kendimi zorlayarak bazen - katkıda bulunacağım. Bugünden itibaren Aralık ayı boyunca her gün yazmaya gayret edeceğim.
Daha dün somonlu tariflere başlamıştık ya yine bir somon tarifi olması şarttı bu durumda, söz vermiştim. Yine tavada yapıyoruz somonu ama bu sefer biraz daha çeşnili. Somon dilimlerini soya sos, taze zencefil, susam yağı, deniz tuzu, limon kabuğu rendesi, azıcık bal, susam ve karabiberle marine ediyoruz en az yarım saat önceden. Bu sürenin sonunda yine yağlamadığımız yapışmaz yüzeyli bir tavaya derili kısmı alta gelecek şekilde bırakıyoruz, orta ateşte. Üç dört dakika sonra diğer tarafını çevirip yine üç dört dakika pişiriyoruz, kurutmadan alıyoruz servis tabağına. Alacağınız muhteşem koku ile sarhoş olacaksınız, şaşırmayın.
Yanına lezzeti tamamlayan nefis bir tat daha koymayı ihmal etmeyin derim. Rendenin iri tarafından geçirdiğiniz patatesleri, gözenekli bir bezin arasına alıp sıkın iyice, suyu kalmasın patateslerin. Elinizi de çabuk tutun lütfen, kararmasına izin vermeyin. Tuz, karabiber, biraz da ince kıyım maydonoz, dereotu hepsini bir kasede karıştırın bir güzel. Tavaya azıcık sıvı yağ alıp kızdırın orta ateşte. Patatesli harçtan kaşıkla alarak ve bir yandan düzelterek mücver gibi kızartın, altın sarısı.
Biraz da yeşillik koydunuz mu tabağa, şarabınız da varsa beyazından sizden keyiflisi olmasın hani...
30 Kasım 2013 Cumartesi
Somon Balığı Nasıl Pişirilir - 1
Hazır kalamar demişken; havalar soğumuş, çeşit çeşit balıklar sofralarımızı güzelleştirmekteyken haftalar önce hazırladığım somon tariflerine geçelim diyorum. Sağlıklı olmasını bir yana bırakırsak eşsiz lezzetine doyulmaz bir balık, çok soğuk denizlerin bu canlısı. Takoz ya da biftek kesim diyebileceğimiz bu halini pişirmekle başlayalım istiyorum. Her iki yüzünü de deniz tuzu ve karabiberle tatlandırıp, orta alevde ısınmış yapışmaz yüzeyli bir tavada pişireceğiz. Her iki yüzünü de en fazla dörder beşer dakika pişireceğiz. Fazla bekletip kurutmayacağız, zaten yeterince yağlı olan bu balığı pişirmek için yağ koymadık tavaya, hayır yazmayı unutmadım. Hepsi bu kadar!
Salata ise göz doyuran, somonun tadına tat katan cinsten. Semizotu, endivyen, kırmızı soğan, domates, siyah üzüm ve mandalinadan müteşekkil. Sosunda ise zeytinyağı, mandalina suyu, limon suyu, soya sosu ve limon kabuğu var. ( Burada mandalina yerine portakal da kullanabilirsiniz tabii. )
Hem salata, hem somonun lezzetinden şüpheniz olmasın. Bir başka somon tarifinde buluşmak üzere, esen kalın efenim...
16 Kasım 2013 Cumartesi
Belki...
Sonbaharın cömert güzelliğiyle davetkardır parklar; kuytu köşelerindeki sessiz banklar ise sığınak.Tutunmak istemezsin henüz hayata, bir süre orada boşlukta, uzakta ya da her neresiyse orası kalmak istersin kapıların sıkı sıkıya kapalı. Yemek yapmak da mutlu ruhların harcıdır hani. Yoksa yağ bağlamış ocak düğmelerini, boşalmış karabiber değirmenini, buzdolabında çürümüş sebzeleri umursardın sen! Bir de yemek blogun varmış, yeni denemeler yapmasan, fotoğraf çekmesen bile yazsan belki iyi gelirmiş, belki...
Bekleyen fotoğraflar varmış, güneşli günlerden kalmaymış. Hatta sabahın üçünde artık iyice kazınan mideye iyi gelirmiş olsaymış şimdi. Tarifi de yazmalıymışsın şöyle ki: incecik kıydığın kalamarı soteleyip, yumuşayınca hafiften, yine incecik kıyılmış sivri biber ve domates eklersin. Bol kekik, kimyon, tuz, karabiber, toz kırmızı biber ve pul biberle tatlandırıp alırsın ocaktan. Oldu mu sana kalamar kokoreç? Yapmak da bu kadar basitmiş, ama şimdi olsaymış, yanına da şalgam suyu...
Tutunmana yardım edermiş alacağın lezzet, yardım edermiş buralara dökülmek birazcık.
Belki...
Bu bir tutunabilme umudu, toparlanabilme çabasıdır sevgili okur. Gölgede kalmış lakırdılarıma tahammül ettiğin için teşekkür ederim.
21 Mayıs 2012 Pazartesi
Bana Düşen
Dondurucuda üç dört tane barbun balığı bekliyor. Onları pişireceğim öğlene. Küçük Ayşe'm öğlen geldiğinde yeriz birlikte. E fotoğraf da çekersin diyor sevgilim. Bilmez mi aklımı fikrimi? Gülümsüyorum, çekerim tabii. Tam gelmesine yakın mısır ununa bulayıp, az yağda altın sarısı kızartıyorum barbunları. Yanına pancar cipsi, tek yaptığım kabuklarını soyduğum iki kırmızı pancarı incecik tıraşlayıp küçük kızartma kabında derin yağda kızartıvermek. Yeşilinden de salata var, zeytinyağını döküyorum. Telefon çalıyor:
-Anne öğlen arkadaşlarımla yiyebilir miyim?
Pek hoşuna gitti bu ara öğlen yemeklerinde arkadaşlarıyla olmak. Yemeğin peşine parkta oyun var,sohbet var. Bir saatlik öğlen arasına hepsini sığdırıyorlar. Olur diyorum, dikkat et kendine.
Bana düşen balığımı kedi kızlarımla paylaşmak şimdi. Bana düşen büyümelerini gözlemek.
20 Mayıs 2011 Cuma
Balık Bruschetta
İtalyanların sarımsak, zeytinyağ ve fesleğeni kızarmış ekmekle birleştirdikleri bruschettalarını temel alıp, ben de sarımsaklı tereyağımı kullanarak akşamki mangal sefasından kalan çupra parçalarını değerlendirmek amacıyla hoş bir atıştırmalık ürettim.
Yağları aromalandırmayı seviyorum. Taze sarımsaklar çıkıp da biraz baş tutmaya başladı mı (çünkü küçükken soymaya pek üşeniyorum) bir iki dişini az suda şöyle bir haşlayıp yumuşatıyorum. Sonra iyice ezip, oda ısısındaki tereyağına yediriyorum. Sonra bu güzel yağı kızaracak ekmeklere sürüyor, et yemeklerinin yanına yoldaş ediyorum. Fotoğrafta gördüğünüz zeytinyağını aromalandırmak da hepimizin bildiği şeyler. Taze otlar; biberiye, kekik, adaçayı, sarımsak, limon istediğince tatlandır zeytinyağını. Hele Delfiş'imin babasının yağlarıysa görün güzelliği.
Ekmeklere sarımsaklı tereyağını sürüp kızarttıktan sonra, kurutulmuş domatesleri ılık suda beş on dakika beklettim. Yumuşayınca robota attım, sarımsak, maydonoz, azıcık tuz ve zeytinyağ ekleyip iyice sulandırmadan çektim. Bu lezzetli karışımı kızaran ekmeklerin üzerine sürdüm.
Beyaz balık etlerini de pay edip incecik kıyılmış taze soğan, pulbiber ve az zeytinyağı ile süsledim. Pek güzel oldular, akşam üzeri soluk ışıkta fazlaca pişmiş gibi görünen ekmeklere bile aldırmadan sunuyorum seyrinize. Öyle leziz yani!
19 Nisan 2011 Salı
Balık Köftesi
Turunçgil ailesinin sarı ve ekşi üyesi limon pastaya, keke, sütlü tatlıya, kurabiyeye, pilava, makarnaya, et yemeğine, tavuğa, dondurmaya, parfeye, reçele, mayoneze, şerbete, deniz ürünlerine, çaya, çorbaya, salataya... Girmediği yer yok sanki. Kendinden önce nar ekşisi, turunç ekşisi, sumak ekşisi, koruk kullanılırken, ulaşılma kolaylığından olsa gerek, ekşi arayınca ilk akla gelen. Öylece meyve gibi yiyeni de var, yok ben yiyemem. Ama yaz sıcağında naneli ferah bir limonataya hayır demem!
İlk çıkış noktası bilinemeyen limonun Güney Asya kökenli olduğu sanılıyor. Güney Asya'dan Çin, Arabistan ve Roma'ya kadar vardığı, daha sonra bütün dünyaya yayıldığı biliniyor. Kuzey Avrupa ve İngiltere limonla ancak OrtaÇağ'da tanışır. Soylular Haçlı Seferleri ile tanıştıkları az bulunur bu meyveye sofralarında yer açarlar. On iki ay yeşil kalan ağacının güzelliğine hayran kalırlar ve her soylunun evinde bir limon ağacı şartı doğar. Soğuk iklime dayanıksız bu ağaçları sıcak tutmak için çaba gösterirler.
Şifa deposu limon yüzyıllardır sağlığımıza hizmet etmekte. Uzun deniz yolculuklarında iskorpit hastalığından korunabilmek amacıyla denizcilerin yanlarına çok miktarda limon aldığını görürüz. Soğuk algınlığından tutun da, mide bulantısına, cilt güzelliğine kadar her derde derman limonu tarifini verdiğim balık köftesine ılıkken sıkın mutlaka.
Malzemeler:
- Bir balık fileto ( çipura, uskumru, palamut, kefal olabilir)
- Bir orta boy kuru soğan
- Bir orta boy patates
- 2 yemek kaşığı çam fıstığı
- 2 yemek kaşığı kuş üzümü
- 1 yumurta
- 1 çay kaşığı yenibahar
- 1/2 çay kaşığı toz şeker
- Tuz, karabiber
- Pane için galeta unu
- Kızartmak için sıvıyağ
Hazırlama:
Bir çupranın filetosunu kurusoğanla birlikte az suda haşlayın.
Didiklediğiniz balığa, haşlanmış soğanın rendesini ekleyin.
Haşlanmış patatesi de rendeleyin, yıkanmış doğranmış maydonozu, fıstıkları, ıslatılıp yumuşatılmış kuş üzümlerini, yumurtayı, baharatları, toz şekeri ekleyip güzelce yoğurun.
Katı geldiyse yumurta, cıvık olduysa galeta unu ekleyebilirsiniz.
İyice yoğurduğunuz harçtan köfteler yapın, galeta ununda yuvarlayıp, her tarafını kaplayın.
Kızgın sıvıyağda, yakmadan dikkatlice kızartıp ılıkken limonla servis yapın.
25 Şubat 2011 Cuma
Uskumru Tava ( Sarımsaklı Sosuyla)
Yanında bol rokalı salata, salatada zeytinyağ kokmalı, çoluk çocuk akşam sofrasında...
23 Şubat 2011 Çarşamba
Barbun Balığı ( Asma Yaprağında, Portakal ve Rakı Sosuyla)
Portakal ve rakı sosunda barbunya. Tarif, Food and Travel 2008 Eylül sayısından. Pembe etli barbunu kimileri farklı kokusu yüzünden pek sevmiyor. Biz evcek seviyoruz, mısır ununa bulayıp tavasını, yağlandığı vakit ızgarasını. Hatta bir sonraki tarifte uskumrunun üzerinde süzülecek sarımsaklı sosla da iyi anlaşıyor. Sarımsağı elimden gelse her yemeğe katacağım ama; balığa yoldaş etme sevgim annemden kalmadır. Alkolle aranız iyi değilse rakısız da hazılayabileceğiniz marinesi ile misafir sofralarına yakışır bu güzelliği fotoğraflamayı beceremedim. Affınıza sığınarak tarifi veriyorum.
Notlar:Barbun bulamazsanız, benzeri tekir balığı da kullanabilirsiniz.
Balıklarınız küçükse sos malzemesi sekiz balık için uygundur.
Malzemeler:
- 4 adet iri barbunya (barbun balığı)
- 4 adet asma yaprağı
Marinesi İçin:
- 1 limonun suyu
- 1 portakalın suyu (aynı ölçüde mandalina suyu da olabilir)
- 1 limonun kabuğu
- 5-6 diş sarımsak
- Tuz, karabiber
- 1/2 rakı bardağı rakı
- Sos için tereyağ
Hazırlama:
Sarımsakları ince ince kıyıp, diğer marinat malzemeleri ile bir kapta karıştırın.
Yıkanmış ve temizlenmiş balıkları marineye koyup buzdolabında üç saat bekletin.
Asma yapraklarını yıkayıp kuruladıktan sonra, her birinin içine bir balık gelecek şekilde sarın.
Balıkları fırın ızgarasına dizin.
Alt rafa üzerine yağlı kağıt serili başk bir tepsi koyun.
Önceden ısıtılmış fırında yirmi dakika kadar pişirin.
Marinadı küçük bir kaçerolaya koyup ısıtın.
Isınınca içine tereyağ ekleyip çırpın.
Pişen balıkları servis tabağına alıp üzerine rakılı sostan dökerek sıcak servis yapın.
16 Kasım 2009 Pazartesi
Kokular Arasında
Bloglar arasında soru demetçikleri dolaşır sıkça, bana da uğrar. Aslına bakarsanız çok hoşlanmıyorum bu tür oyunlardan, ancak güzel komşularımı kırmak istemiyorum , hatırlanmış olmak da çok değerli. Bu sefer sevgili Esin'den geldi bir oyun. Yalnız konu güzel, sevdiğim kokulardan bahsetmemi istiyor, zevkle tabii.
Koku deyince Ezginin Günlüğü şarkısı geliveriyor aklıma, Bülent Ortaçgil yorumuyla. Kedi gelip muzır yanıma dokunuyor, ten kokusu diyor, yarim benden söz etme sanalda diyor, edepsiz cümlelerim dilimde kalıyor. Öyle ya kokular eşleşmemiş midir, geçmişimizde, bugünümüzde kişilerle, dönemlerle. Geçmiş deyince ilkokul geliyor aklıma. İlkokulda beslenme saati sınıfın kokusu; sıralara serilmiş cicili bicili, oyalı, işlemeli bezlerin üzerine çıkarılır bir bir çantadan anne eli değmiş azıklar. Elma, portakal kokusu sarar sınıfı, haşlanmış yumurta getirdiyse biri, o fena işte. Yerli Malı Haftası'nda sınıfın kokusu geliyor sonra burnuma, baskın olan patlamış mısır kokusu bu kez, yine kış meyveleri ardından geliyor, küçük avuçlarda kuru üzümler, incirler.
Biraz daha ilerle diyorum kendime, gelip durduğum yer bebeklerimin mis kokusu oluyor. Kız bile dokuza girmiş, yıllar olmuş, candan bebe kokusu çekmeyeli içime. Sırf bunun için de çocuk yapamam ki canım, yaş kırka gidiyor, yok buradan da uzaklaş.
Ama babası kızımı güvercin kokulum diye seviyor, kızım güvercin kokuyor.
Dağılma, dağılma!
Hııı, merak ettiğim kokular var bir de, sevgilim portakal çiçeği kokusu der durur yıllardır, hiç denk gelmedi o günlerde güneye inmek. Nar çiçeğini merak ediyorum, bir de kokusunu; bilmem kokusu var mıdır, ama rengini biliyorum, lakin onu da hiç görmemişim.
Bak sızlanıyorsun yine!
Burada sözlerin yemek üzerine, konuya gel.
Öyle ya okuldan geldiğimde kapı açılınca yüzüme vururdu sıcak, mis gibi yemek kokardı evimiz. Şimdinin çocukları eve anahtarla kapıyı açıp giriyor, ne can sıkıcı. Tesellim olur mu benimkilerin okuldan eve döndüğümüzde, anne ne pişirdin deyip aldıkları kokularla tahminler yürütmeleri?
Toparla artık, uzatacaksın!
Sen de habire söyleniyorsun ama. Bir akrabamız vardı, evi kötü kokutuyor diye balık pişirmezdi hiç, oysa kızı Dilek yaşıtımdı, balığı çok severdi. Ne zaman balık pişirsek annem ona yollardı bir tabak. Şimdi Dilek balık yapıyordur evinde herhal.
Hem, hamsiyi kim sevmez, zamanı mı değil mi, kar düşmeden güzelleşir mi güzelleşmez mi birileri tartışa dursun, biz kaç kere yedik hamsiyi bu sezon saymadım. Tavasını ararsanız burada. Tereyağı en çok alabalıkla bir arada düşünülür, ama biz hamsiye de çok yakıştırıyoruz. Izgarayı oda ısısında tereyağı ile bir güzel yağlayın, temizlenmiş hamsileri dizin güzelce. Koyun mangaldaki köze, ne canı var zaten, hemen kızarınca, kurutmadan alın. Çıtır çıtır!

Koku deyince Ezginin Günlüğü şarkısı geliveriyor aklıma, Bülent Ortaçgil yorumuyla. Kedi gelip muzır yanıma dokunuyor, ten kokusu diyor, yarim benden söz etme sanalda diyor, edepsiz cümlelerim dilimde kalıyor. Öyle ya kokular eşleşmemiş midir, geçmişimizde, bugünümüzde kişilerle, dönemlerle. Geçmiş deyince ilkokul geliyor aklıma. İlkokulda beslenme saati sınıfın kokusu; sıralara serilmiş cicili bicili, oyalı, işlemeli bezlerin üzerine çıkarılır bir bir çantadan anne eli değmiş azıklar. Elma, portakal kokusu sarar sınıfı, haşlanmış yumurta getirdiyse biri, o fena işte. Yerli Malı Haftası'nda sınıfın kokusu geliyor sonra burnuma, baskın olan patlamış mısır kokusu bu kez, yine kış meyveleri ardından geliyor, küçük avuçlarda kuru üzümler, incirler.
Biraz daha ilerle diyorum kendime, gelip durduğum yer bebeklerimin mis kokusu oluyor. Kız bile dokuza girmiş, yıllar olmuş, candan bebe kokusu çekmeyeli içime. Sırf bunun için de çocuk yapamam ki canım, yaş kırka gidiyor, yok buradan da uzaklaş.
Ama babası kızımı güvercin kokulum diye seviyor, kızım güvercin kokuyor.
Dağılma, dağılma!
Hııı, merak ettiğim kokular var bir de, sevgilim portakal çiçeği kokusu der durur yıllardır, hiç denk gelmedi o günlerde güneye inmek. Nar çiçeğini merak ediyorum, bir de kokusunu; bilmem kokusu var mıdır, ama rengini biliyorum, lakin onu da hiç görmemişim.
Bak sızlanıyorsun yine!
Burada sözlerin yemek üzerine, konuya gel.
Öyle ya okuldan geldiğimde kapı açılınca yüzüme vururdu sıcak, mis gibi yemek kokardı evimiz. Şimdinin çocukları eve anahtarla kapıyı açıp giriyor, ne can sıkıcı. Tesellim olur mu benimkilerin okuldan eve döndüğümüzde, anne ne pişirdin deyip aldıkları kokularla tahminler yürütmeleri?
Toparla artık, uzatacaksın!
Sen de habire söyleniyorsun ama. Bir akrabamız vardı, evi kötü kokutuyor diye balık pişirmezdi hiç, oysa kızı Dilek yaşıtımdı, balığı çok severdi. Ne zaman balık pişirsek annem ona yollardı bir tabak. Şimdi Dilek balık yapıyordur evinde herhal.
Hem, hamsiyi kim sevmez, zamanı mı değil mi, kar düşmeden güzelleşir mi güzelleşmez mi birileri tartışa dursun, biz kaç kere yedik hamsiyi bu sezon saymadım. Tavasını ararsanız burada. Tereyağı en çok alabalıkla bir arada düşünülür, ama biz hamsiye de çok yakıştırıyoruz. Izgarayı oda ısısında tereyağı ile bir güzel yağlayın, temizlenmiş hamsileri dizin güzelce. Koyun mangaldaki köze, ne canı var zaten, hemen kızarınca, kurutmadan alın. Çıtır çıtır!
31 Ekim 2009 Cumartesi
Çinekop Tava
Sevgili Ferah'ın bu ayki balık konulu etkinliğine gidiyorlar.
Tarif edilecek zor bir tarafı yok. Bizim gibi çinekopu çok severseniz bir hafta ızgarasını, bir hafta tavasını yaparsınız. Yine de:
Malzemeler:
Çinekop
Tuz
Mısır unu
Kızartmak için sıvıyağ
Hazırlama:
Balıkları güzelce temizleyip yıkayın. Suları iyice süzüldüğünde mısır ununa bulayıp, fazlasını silkeleyin. Kızgın sıvıyağa atıp iki taraflarını da güzelce kızartın. Kağıt havlu üzerine çıkarıp, fazla yağını çektirin.
Bu aşamalarda hiç faydam olmadı. Yine yalnızca salatayı yaptım, illaki nar ekşili.
Yarasın, şifa olsun!
31 Mart 2009 Salı
Izgara Çupra

Çiftlik değil deniz çuprası olursa, hele de mangaldaki közde usul usul ama kurumadan, yanmadan pişmişse, çatalı dokundurduğunuzda bembeyaz eti sulu ve buharı üstünde tabağa ayrılıvermişse, salata ve ailenizin sıcak sohbeti de eşlik ediyorsa çupranın tadına doyum olmaz. Benim için çupra illa ki ızgara olacak. En çok bu halini seviyorum.
Pulları ve içi iyice emizlenen, yıkanan çupra hafifçe yağlanıp, ızgaraya dizilir, közle buluşturulur. Sonrasında bütün gece damağınızda kalacak bir lezzete kavuşursunuz. Tabağa boylu boyunca uzanmış çuprayı, salatayı, aynı tadı hâyâl etmeye çalışırım sonraki günlerde. Ama nafile bir sonraki çupra keyfi beklenmelidir. Peki ya siz? Siz nasıl seversiniz çuprayı pardon çipurayı?
28 Aralık 2008 Pazar
Hamsi Tava
Karadeniz kültürünün ve mutfağının demirbaşı hamsi.
Malzemeler:
Hamsi
Mısırunu
Tuz
Kızartmak margarin veya tereyağı

Güzelce yıkayıp temizlediğiniz hamsileri tuzlayın, sonra mısır ununa bulayıp fazlasını silkeleyin. Azıcık ısıttığınız teflon tavanın her yerini tereyağı ya da margarinle yağlayın. Dizdiğiniz hamsileri kısık ateşte tavayı hafifçe sallayarak pişirin. Sonra bir kapak ya da düz bir servis tabağı yardımıyla balıkları ters çevirip diğer yüzünü de pişirin. Yanına da basit bir salata yeter. Afiyet olsun.

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
